Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Çifte kişilikli insanlar daima çok ilgimi çekmiştir.

        Çünkü bu insana darbeler vuran bu dünyada, zaten zor olan ve daima daha da zorlaşan hayatlarımızda, insanın kendisini koruyabilmesi ve ayakta kalabilmesi için bir tarafta topluma gösterdiği, deyim yerindeyse topluma karşı oynadığı yüzü, kamusal alanda ortaya koyduğu ruh hali olmalı ve bir de içine çekildiğinde kendisini gerçekten ortaya koyduğu, kendi gerçeği olmalıdır.

        Aslında bu her insan için geçerli olan insana dair bir durumdur. Yani çifte kişilikli insanın bu zorlu dünyada hayatta kalabilmesi ve kendi akıl sağlığını düzgün tutabilmesi için olması gereken ruh halidir.

        Yani açıkçası bizlerin, hiçbir insanı toplumdaki davranışlarıyla gerçekten tanımamız bilmemiz mümkün değil.

        Nasıl ki hiçbir ilişki aslında dışardan görüldüğü gibi değilse hiçbir insan da onu tanıdığımız gibi değildir. Onun gerçek ruh halini ve gerçekten kim olduğunu anlamamız bir tek onun buna imkan tanımasıyla mümkün olabilir.

        *

        Özetle hepimiz aslında kendi rutin yaşamımızda casuslar gibi yaşıyoruz. Çifte kişiliğine bilinçli olarak sahip çıkan herkes casusluk yapmasa da aslında casusa özgü dünyanın içindedir.

        REKLAM

        Belki de iyi güzel anlatımlı casus romanlarının insana bu kadar hitap etmesinin de nedeni budur. O casus romanları başkalarını anlatıyor olsalar bile aslında bizlerin gizli ruh halini ortaya koymaktadır. Sizi bilmem ama ben bu yüzden hakkında okuduğum her casusun hayatına sıcak duygular ve onu tamamen anlayıp kabul ederek yaklaştım bugüne kadar.

        Her defasında casusun hayatını okurken sanki kendi hayatım hakkında okuyormuş hissine kapıldım.

        *

        Bana verdiği bu duygu nedeniyle bilim kurgu okuma dönemim bittikten sonra casus romanları türüne fena halde taktım ve casuslar hakkında elime ne geçtiyse mutlaka okudum ve bunu hala daha sürdürüyorum.

        *

        James Angleton
        James Angleton

        Bu yazının alt başlığındaki ‘Aynalar Evi’ soğuk savaş dönemindeki CIA’de kullanılmış bir deyimdir. O tarihlerde kendi ülkesi için casusluk yaparken bulunduğu ülkeye de çalışmaya başlayan çifte ajanlar ve hatta bu ikisinin yanı sıra üçüncü bir ülkeye de ajanlık yapabilen üçlü ajanlar bile ortaya çıkabilmiştir. Dönemin CIA Karşı İstihbarat Bölümü Başkanı James Angleton ‘Şirket’ diye adlandırılan CIA içinde kime baksa onun çifte ve hatta üçlü ajan olduğundan şüpheye düşmüş ve bu yüzden kendisi delirme noktasına gelirken CIA'yi de hiç iş yapamaz hale getirmiştir.

        Bunun hikâyesini büyük casus romanları yazarı Robert Littelll ’The Company (Novel of CIA)’ adlı kitabında olağanüstü güzel anlatmıştır.

        Lunaparklarda eskiden olan ve şimdi olup olmadıklarını bilmediğim aynalar evinde nasıl ki insan her baktığı yönde kendisini farklı şekillerde görürse, nasıl ki kendinden aynalar sayesinde onlarcasını görebiliyorsa bu casusların hayatı da buna benzer.

        Bu casuslar her çalıştıkları ülkeye kendi farklı yönlerini sunarlar. Hatta bu çoklu kişiliklerini kendilerine tamamen içselleştirebilirler de (Casus deyimiyle bu farklı kişilikler legends (efsaneler) olarak bilinirler). Hatta bir ülke için çalışırken ki kişiliğinde iktidarsız bir erkek olan bir casusun diğer ülke için çalışırken efsanevi bir sevgili olabildiği de bilinir.

        REKLAM

        *

        Buraya kadar anlattığım her şey şimdi anlatmaya başlayacağım yeni bir casus romanının önemini daha iyi anlatabilmek içindi. Lafı biraz uzattım ama casuslar hakkında bir konuşmaya başladığımda kendimi tutabilmem ne yazık ki mümkün olmuyor.

        Rutin hayatında casus gibi yaşamak zorunda kalan sıradan insanların yaşayabildiklerini çifte kişilik krizlerini en vahim olarak yaşamak zorunda kalan bugün Afrika kökenli Amerikalılardır. (Zenci, siyah da diyebilirsiniz ama ne olur siyahi demekten vazgeçin çünkü siyahinin İngilizce anlamı kendi renkleriyle gurur duyan Afrika kökenli Amerikalıya bir hakaret oluşturabilir.)

        *

        Lauren Wilkinson
        Lauren Wilkinson

        Afrika kökenli Amerikalılar toplum önünde kişiliklerinin bir yönünü sergilerler kendi gerçeklerini de kendilerine mecburen saklarlar. Bugünün Amerika'sında bu bir Afrika kökenli Amerikalının varlığını düzgün sürdürebilmesi için veri olan bir önkoşuldur.

        Bu nedenle bir Afrika kökenli Amerikalı bir çifte casusun yaşadıklarını en iyi anlayabilecek toplum bölümüdür.

        Şimdi bilginize sunacağım ‘American Spy’ adlı yeni roman bugünün Amerika’sında yaşanan ırk sorunları ortamına en uygun olan bir casus romanı.

        Afrika kökenli Amerikalı kadın yazar Lauren Wilkinson 7 yılda tamamladığı Amerikan casusu romanının kahramanı bir Afrika kökenli Amerikan kadını. Bu kadın FBI'da rutin bir görevde çalışırken Afrika'ya gizli görevle yani ajan olarak atanıyor. Afrika'da bölgenin Che Guevera olarak bilinen devrimci liderin ülkeyi ele geçirmemesi için ve Amerikan çıkarlarının zedelenmemesi için çalışmaya başlıyor kadın ajan.

        Bu süreçte bir Afrika kökenli kadın olarak casus Amerikan olmanın, üstelik casusluğunu Afrika'da yapıyor olmanın ne anlama geldiğini de sorgulamaya başlıyor ve aslında fikirlerine hayran olduğu bir devrimciye yine aslında pek sevmediği Amerikan siyasetinin çıkarları için kötülük yaparken kendisini de her yönüyle sorguluyor.

        Roman bu yüzden bir yönüyle tipik bir John Le Carre romanı gibi akıcı ve heyecanlı, bir yandan da bir Afrika kökenli Amerikalı kadının bugünkü dünyada yaşamakta olduğu çelişki ve problemleri de ortaya koyuyor. Bu yüzden dönemin Zeitgeist’ine en uygun olan bir kitap bu.

        Diğer Yazılar