Seher’in, Nazo’nun, Bahir’in hikâyesi. Ve tabii Selahattin’in...

Demirtaş’ın güçlü bir mizah duygusu taşıdığını, bahsettiği konuların ağırlığına halel getirmeden, egemenleri, iktidarı, mizahın diliyle epey yıprattığını biliyoruz. Demirtaş bu özelliğini, tüm hikâyelerde değil ama ‘yakışacağını’ düşündüğü bir-iki hikâyede ortaya koymuş.

Aylardır zindanda olan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın hikâye kitabı yayımlandı. Dipnot Yayınevi’nden çıkan ‘Seher’ başlıklı kitap, epeydir merakla bekleniyordu. Demirtaş’ın cezaevindeyken kaleme aldığı hikâyeler bunlar. Bir kısmı kurmaca, bir kısmı ise yazarın kendi başından geçenleri hikâyeleştirdiği metinler...

“Katledilen ve şiddet mağduru bütün kadınlara” adanan kitapta Demirtaş eskilerin deyimiyle ‘toplumdan, emekten yana’ bir edebiyat dünyası kurmuş, ve elbette ezilmişlerden, –atıftan da anlaşılacağı üzere– bilhassa kadınlardan yana... 

Kitaba ismini veren ‘Seher’i, Adana’da bir namus cinayetine kurban giden bir genç kızın hikâyesi. Temizlikçi Nazo, Ankara’nın yoksul bir semtinde yaşayan, zenginlerin evlerine temizliğe giden, arabalara meraklı bir genç kız. Tesadüfen geçtiği bir eylemde gaz yiyor ve yaralanıyor; iş tutuklanmasına kadar gidiyor.

Bir cezaevi inşaatında çalışan Hüseyin ile Cemal ise, şirketten alacaklarını bir türlü tahsil edemeyen iki genç. Ve elbette gurbetteler.

Demirtaş’ın ve partisinin siyasi çizgisi düşünüldüğünde, emekten, ezilenlerden, ezilen halklardan yana bir edebiyat dünyası kurması sürpriz değil. Çok okuduğu belli bir siyasetçi ve hukukçu olarak, eli yüzü düzgün hikâyeler kaleme alması da... Fakat, bir ‘iç monolog’ dünyası kurmada gösterdiği başarı, şaşırtıcı. Örneğin, temizlikçi Nazo’nun başından geçenlerin anlatıldığı hikayede, yazar, Nazo’nun babasından miras aldığı otomobil merakını hikâyenin tamamına yedirirken, onun iç dünyasını da bütün derinliğiyle aktarıyor. Teknik anlamda, pekâlâ sadece olgulardan oluşabilecek bir hikâyeye insana ait bir yan katmak ve bunu usturuplu bir şekilde yapmak, ancak deneyimli edebiyatçıların becerebileceği bir iş. İkinci sürpriz ise, pek sürpriz sayılmaz aslında. Demirtaş’ın güçlü bir mizah duygusu taşıdığını, bahsettiği konuların ağırlığına halel getirmeden, egemenleri, iktidarı, mizahın diliyle epey yıprattığını biliyoruz. Demirtaş bu özelliğini, tüm hikâyelerde değil ama ‘yakışacağını’ düşündüğü bir-iki hikâyede (örn. ‘Kara Gözlere Selam Olsun’) ortaya koymuş.

Demirtaş ve 80’lerin Diyarbakırı

Kitapta asıl ‘kreşendo’yu, Demirtaş’ın kendi hayatına dayanan metinlerde görüyoruz. Daha önce internete de yansıyan ‘Cezaevi Mektup Okuma Komisyonuna Mektup’, sadece Selahattin Demirtaş’ın cezaevi koşulları, yani iktidarla hırpalayıcı biçimde dalga geçmesinden ve bu mizahla, güçlü bir sesi olan bir muhalefet yaratmasından oluşmuyor. Çocukluk yıllarına da giden Demirtaş, burada kendi halkının tarih boyunca yaşadığı toplumsal, kültürel sıkıntı ve sıkışmışlığı da ustaca betimliyor. Bu metne en büyük gücünü veren, Demirtaş’ın HDP içinde temsil ettiği siyasi çizginin hem koşulları değerlendirme, hem de, sadece muhalefet ettiğiyle değil, kendisiyle de dalga geçebilme özelliği.

Bu özelliğin görüldüğü ikinci metin, yazarın okuru kendisi ve ağabeyi Nurettin Demirtaş’ın çocukluk günlerine götürdüğü ‘Annemle Hesaplaşmalar’. Yine dozunda bir mizahla beslenen bu kısacık anı/hikâye de, darbe sonrasına, 1981 yılına, iki çocuğun gözünden bakmakla kalmıyor, Demirtaş’ın annesiyle sohbetine ve özlemini tarif edişine de sahne oluşturuyor. 

Siyasi iklim ve Demirtaş

Kitaptaki hikâyeler, kuşkusuz, edebi ve toplumsal açıdan güçlü metinler. Ama kitabı okurken aklımda dönen fikir daha çok, bunların, Türkiye’de yetişmiş bir siyasetçinin kaleminden çıkmış olmasıydı.

Cezaevinde böyle bir kitap yazabilecek kaç tane siyasetçi, daha doğrusu ‘genel başkan’ tanıyoruz? Benim şu yaklaşık elli yıllık ömrümde gördüğüm, eli kalem tutan tek siyasetçi, aynı zamanda bir şair olan Bülent Ecevit. Siyasi açıdan Demirtaş ile Ecevit’i karşılaştıramayız elbette. Hele ki Ecevit’in 1980 sonrası performansını... Ancak, kültürel ve edebi açıdan onları buluşturan bir şeyler yok da diyemeyiz.

Demirtaş ‘dışarıdayken’ de onun bu ülkenin siyasetçi profilinin hayli dışında olduğunu konuştuğumuz zamanlar oldu. Sadece belagatinin gücü ve mizah yönü açısından değil (ki kendisinin bu yönünü dizginlemeye çalıştığını da biliyoruz), sözcülüğüne soyunduğu kitlenin içinden gelmesi ve buradan kaynaklanan ayakları zemine basan bir mantık kurma özellikleriyle de bu ülkedeki siyasetçi profilinin dışında gibiydi Demirtaş. Kendi aramızda yaptığımız bu espri, ‘kendi kendini gerçekleştiren’ bir kehanete dönüştü. Erdoğan rejimi, sadece Kürt meselesinde izlediği bir politikanın sonucu olarak değil, Demirtaş’ta tüm siyasi dengeleri değiştirme potansiyeli taşıyan, HDP’yi ana muhalefet haline getirme ve AKP’nin tek parti iktidarını elinden alma potansiyeli de taşıyan bir lider gördüğü için onu zindana attı.

Ama şu da var: İçinde bulunduğumuz siyasi ve kültürel iklim de ‘ilkeleri’ olan siyasetçilerin iklimi değildi. Hoyratlığın, cahilliğin, kabalığın, efelenmenin, karşısındaki ezmenin, işine yarayacaksa kuyruklu yalanlara başvurmanın, güçsüz bulduğunun tepesine binmenin, güçlü gördüğüyle iyi geçinmenin, riyakârlığın zamanı şimdi. Bunları anlatarak “Demirtaş’ın hapiste olması normal” demiyorum elbette; sadece, Demirtaş neden hapiste olduğunu sanki bir hikâye kitabı yazarak, üstelik bu konuya hiç değinmeyerek anlatmış diyorum. Kitabın asıl özelliği bence burada.

Bu hoyratlık ve riyakârlık da bir gün bitecek. Ve inanıyorum ki Demirtaş hikâyelerini çocuklarıyla şakalaşarak, eşiyle gülüşerek, ister Ankara, ister Diyarbakır’daki evinde özgürce yazacak. 

Kategoriler

Kültür Sanat Edebiyat



Yazar Hakkında

Yetvart Danzikyan

KARDEŞÇESİNE