Mülakattan barolara oradan özgürlüğe!

Özgürlüğün önemi bizim gibi az gelişmiş toplumlarda çoğunlukla biz (benzerlerimiz) merkezli olarak ele alındığı için özgürlüklerin alanı genişleyeceğine bir ileri iki geri sürekli daralıyor.

İktidara talip olanlar, geniş konsensüs ile ancak iktidara gelebileceklerini bildikleri için özgürlükçü bir söylem takınsa bile bu çoğu kez göstermeliktir.

Örneğin, 12 Eylül’den beri kurulan hemen her parti %10 barajını kaldıracağını parti tüzüğüne yazsa da işin içinde Kürtler olduğu için bu madde hiçbir zaman hayata geçmemiştir. Bu konuda Muhafazakar-İslamcı kesimler ile Kemalist-Milliyetçi kesimler arasında da hemen hiçbir fark yoktur. Türkiye dindarlığı Kemalizm etkisi ile fazlası ile milliyetçilikle harmanlanmış ve Muhafazakar kesimler kabul etmek istemese de pek çok konuda Kemalist refleksleri fazlasıyla içselleştirmiş durumda. Buradaki belki en bariz örnek, İslamcı çevrelerin daha düne kadar Diyanet İşleri Başkanlığı konusunda Alevilerden bile daha sertken 18 yıllık iktidarın ardından DİB’nı kendileri için vazgeçilmez bir kurum olarak görmeye başlamışlardır.

İşin ilginç yanı, yıllarca suçlanan ve kötülenen Kemalist-vesayetçi düzenin DİB’i kurma gerekçesi ile bugün Muhafazakarların DİB’in varlığını savunma gerekçeleri neredeyse birebir aynı olması tarihin garip bir cilvesi.

Türkiye anayasal olarak kendisini laik bir devlet olarak tanımlasa da CHP dahil hemen hiçbir partimizin gerçek manada bir laiklik anlayışı yok. CHP, laiklik konusunda en sert çizgiye sahip parti gibi görünse de örneğin konu Aleviler olunca diğer partilerden farklı bir çizgi izlememektedir. Aslında burada CHP’nin içindeki Alevilerin de gerçek anlamda bir laiklik ve inanç özgürlüğü taleplerinin olmaması fazlası ile etkili.

Konu özgürlük olunca maalesef ülkemizin karnesi hiç de parlak görünmüyor. Son dönemlerde gerek üst düzeylerdeki söylemler ve gerekse bu söylemlerin toplumda bulduğu yankı oldukça endişe verici. Buradaki endişe verici nokta hükümetin çıkardığı bazı kanun ya da kararlara iktidara yakın çevrelerde hemen hemen hiçbir eleştirinin gelmemesi ve aksine topyekun bir sahiplenmenin olması oldukça endişe verici.

Zaman zaman tepki çeken açıklamalara, Cumhurbaşkanlığı sözcülerinin durumu kurtarma adına yaptıkları açıklamalarda maalesef artık kimseyi teskin edecek bir konumda değil çünkü yapılan açıklamaların daha mürekkebi kurumadan anti-özgürlükçü yaklaşımlar hayatımızda akis buluyor.

Basit konulardan gidersek öğretmen alımlarında Sayın Bakan Ziya Selçuk mülakatın atamalardaki etkisinin sıralamayı en fazla üç beş kişi etkileyeceğini söylemesine rağmen mülakat puanlarının pek çok adayı atanmaları imkansız şekilde gerilettiği, tersine atanamayacakları ise en üst sıralara taşıdığı ve atandığı görüldü.

***

Mülakatın bu ülkede adil bir şekilde uygulanamayacağını sağır sultan bile bilirken böyle bir uygulamanın basit memuriyetlerde dahi ısrarı oldukça düşündürücü.

Barolar üzerinden kopan fırtınaları aslında bize en güzel bu mülakat meselesi anlatabilir. Çoklu baronun varlığı teknik açıdan çok da sakıncalı değil. Değil ama bizim gibi özgürlük ve adalet duygusunun çok gelişmediği eş-dost-ahbap-çavuş-hemşehri-aşiret-cemaat hukukunun geçerli olduğu bir ülkede mülakat meselesinin ülkenin birliğinden çok çatışmaya yol açacağı muhakkak.

Memur-İşçi sendikaları nasıl bugün büyük ölçüde bir takım partilerin arka bahçesi gibi örgütlendikleri için çalışanların haklarını savunmaktan çok toplu sözleşme görüşmelerinde hükümetlerin elini rahatlatma ve kamuoyunu yanlış yönlendirme aracı ise, çoklu baro sisteminin de bu şekilde bir sonuç doğurması muhtemeldir.

Dünden bugüne hakim ve savcı alımlarının nasıl yapıldığı ortada iken şimdi bir de bu alımlarda yeni baroların ne denli etkili olacaklarını bilmek için sanırım müneccim olmaya gerek yok.

Başkanlık sistemi ile eski Türkiye’nin pek çok müktesebatının da adeta yok sayıldığı da görülüyor. Mesela kısa bir süre önce belediye iktisadi teşebbüsleri ile ilgili alınan karar tam bir garabet örneği. Bunca yıldır bu kurumların yöneticileri seçilmiş belediye başkanınca atanırken Ticaret Bakanlığının bir yönetmelik ile Belediye Meclislerine aktarılması tuhaf bir durum. Davul belediye başkanının boynunda iken tokmağın başkalarının eline verilme ihtimaline iktidar çevrelerinden hemen hiçbir tepkinin gelmemesi çok tuhaf.

Velhasıl gündelik kazançlarımız peşinde koşarken bir de çocuklarımız için nasıl bir ülke bıraktığımıza odaklansak! İktidarlar gelip geçicidir. Yarın da ondan sonrada pek çok iktidar gelip geçecek mesele çocuklarımızın bu çekişmelerden neler çekeceği

YORUMLAR (6)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
6 Yorum