Arif Ergin ile ‘Tekvin’ üzerine…

Arif Ergin’in yeni kitabı ‘Tekvin’ sanat, tarih ve gizemle örülmüş bir başyapıt. Ergin, Osman Hamdi’nin kayıp bir tablosundan yola çıktığı romanında din felsefeleri ve kutsal kitaplardan alıntılara yer veriyor.

Sara YANAROCAK Sanat
11 Aralık 2019 Çarşamba

“Gizemli bir tablo… Yeryüzünün efendilerine rağmen kurulmuş bir ülke… Ve bu ülkenin üzerinde oynanan büyük oyun…”

İşte, iyi yazar Arif Ergin’in, edebiyat dünyasına kazandırdığı ‘Tekvin’ kitabının tanıtımından birkaç cümle. Kitap ilmek ilmek, sanat, tarih ve gizemle örülmüş bir başyapıt. Artık kitap dünyamızda yeni bir yıldız var. Adı Arif Ergin. Sizi onunla baş başa bırakıyoruz.

Okurlarımıza kendinizi tanıtır mısınız?

En kısa tanımlamayla, tarihe ve gizemlere meraklı bir endüstri mühendisiyim diyebilirim. Hem gündelik hayatımın, hem de iş hayatımın merkezinde İklim Değişikliği ve çevre konuları yer alıyor. İklim Değişikliğinin önlenmesi ve olumsuz etkilerinin en aza indirilmesine yönelik projeler geliştiren, bu projelere teknik ve finansman danışmanlığı veren uluslararası bir iş modelim var. Öte yandan iklim krizi ve çevre ile ilgili etkinliklere ‘keynote speaker’ olarak davet ediliyorum ve iklim mücadelesini 7’den 77’ye herkese anlatıyorum. Dünyadaki yaşam hızla son buluyor ve her birimizin artık bizzat ayağa kalkıp bu gidişe dur demesi gerekiyor.

Edebiyat ise bu kavganın arasında beni dinlendiren bir liman gibi. Bulduğu her boşlukta araştıran, okuyan ve yazan biriyim. Benim için en kilit kavram, merak etmektir. Hayatın içinde bir ilerleme olması için içinizde sürekli olarak yaşattığınız bir merak duygusu olması lazım. Arkadaşlarım bu huyuma hep güler, örneğin hep birlikte Mozart dinlerken bir yandan da acaba bu adamın bugün yaşayan bir akrabası var mıdır, varsa nerededir, ne iş yapar diye merak eder ve araştırmaya başlarım. Bundan yaklaşık on sene kadar önce kanser teşhisi konduğunda, ilk şoku atlattıktan sonra hatıra defterime şu cümleleri not almışım: “Dünya keşfedilmeyi bekleyen sırlarla dolu ve ben çoğunun keşfine tanık olamadan bu dünyadan göçüp gitmek istemiyorum…”

Tekvin’i daha ilk sayfasından itibaren soluksuz ve zevkle okudum. Bu kitabı ete kemiğe büründürmek vaktinizi çokça almıştır…

Sanatın tüm dalları ilgimi çekiyor ama sanat eserlerinden keyif almakla yetinmeyip o eserleri yaratan sanatçılar, kişisel tarihleri, eserleri yapmalarının ardında yatan sebepler ve o eseri yapış süreçleriyle de ilgileniyorum. Bu konulara kendimi kaptırıp bazen öylesine derinlemesine araştırırım ki, kendimi bir müzede, farklı bir ülkede bir kütüphanede kitapların arasına gömülmüş buluveririm. İşte Tekvin romanının ortaya çıkışı da böyle bir sürecin sonucu. Tekvin, Osman Hamdi Bey’in çok ilginç bir tablosu ve şu anda kayıp. Sanat piyasasında ismi ‘Mihrap’ olarak biliniyor. Ancak Osman Hamdi Bey bu tablosuna ‘La Genese’ ismini vermiş. Yani Tevrat’ın ilk bölümü olan Genesis, Yaratılış veya Osmanlıca karşılığı ile Tekvin. Tekvin tablosu, internette görür görmez ilgimi çeken bir eser oldu ve romanıma ismini veren kayıp tablonun hikâyesi böyle başladı. Yaklaşık altı yıl boyunca bu tabloyla ve Osman Hamdi Bey’le ilgili bulabildiğim her kaynağı okudum, her müzeye gittim, kütüphanelerde, arşivlerde, sahaflarda ve antikacılarda çokça zaman geçirdim. Kâh Beyoğlu’nda bir sahafta, kâh Belçika’da bir köy kilisesinin tozlu arşivlerinde buldum kendimi. Tabii edebiyat benim için bir iş değil, bir hobi. Bu araştırmalar yoğun iş hayatımın paralelinde yürüttüğüm çalışmalar olduğu için de araştırma süreci elbette uzunca bir döneme yayıldı. Tüm bilgileri tamamlayıp kafamda kurguyu oluşturmamdan sonra bunu romana dönüştürmek, yani ‘yazma’ kısmı ise iki yıl kadar sürdü.

İlluminati tarikatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu konu aslında günümüzde üzerine en çok teori üretilen, adeta çorba olmuş bir konu. İlluminati’yi hepimiz, dünyayı yöneten bir avuç insan ve onların kurduğu kapalı bir örgüt diye biliyoruz. Haklarındaki her bilgi, başkaları tarafından türetilmiş teorilerden ve dedikodulardan ibaret. Gündelik hayata, sinemaya, popüler kültüre ve arkadaş muhabbetlerine bile bu derece girmiş bir kavram. Tekvin romanımda bu yapıya atıflar yapıyorum. Çünkü Tekvin, aslında farklı bakış açılarına ve geçmişlere sahip roman kahramanlarının gözünden, sadece İlluminati değil, günümüzün pek çok popüler kavramını tartışıyor. Ama hiçbir kavram üzerine olumlu veya olumsuz bir yargı yapmadan, konuyu tüm bakış açılarıyla ele alıyor. Çünkü roman dediğimiz şey, okuru bir yargıya ikna etme aracı değildir. Romanda olguları ve insanı ortaya koyarsınız, okur da bunlarla ilgili dilediği yargıya varır.

Özetlemek gerekirse, bugün dünya üzerindeki toplam servet, kaynaklar ve hatta bilimsel üretimin bile önemli bir oranı, bir avuç şirketin kontrolü altında. Bunun adı İlluminati veya başka bir şey olabilir, sonuç değişmiyor. Bu dünya düzeninin sosyolojik ve ekolojik olarak artık sürdürülemez hale geldiğini görüyorum. İşte en temel göstergesi bugün yüz yüze geldiğimiz iklim değişikliği gibi ekolojik felâketler ve dünyanın çeşitli ülkelerinde patlayan toplumsal hareketler. Dünyadaki yaşam, küresel sistem tarafından yok edilirken, bunu romanıma taşımamak olmazdı.

Kitabınızda, gerilim, tarih, genel kültürün yanı sıra, din felsefeleri, kutsal kitaplardan da alıntılar ve bir Dan Brown tadı var. Esin kaynağınız bu yazar olabilir mi?

Daha ilk romanımla Dan Brown gibi büyük bir isimle mukayese ediliyor olmak elbette güzel bir durum. Ama öte yandan bu mukayese hem Brown’a hem de bana biraz haksızlık gibi geliyor. Herkes kendi ismi ile anılmak ister kuşkusuz. Bir esin var mı bilmiyorum. Varsa bundan mutlu da olmam mutsuz da olmam. Edebiyatı bir bütün olarak görüyorum. Dünya tarihinde yazılmış ilk edebi metin muhakkak ki yazılmış ikinci edebi metni etkilemiştir. İkincisi de üçüncüsünü. Ve bu böyle gider. Edebiyat, insanlığın ürettiği milyarlarca cümleden örülü bir örgü gibidir ve bu örgü hiç kopmadan tarihten bugünlere kadar gelir. Bir eser yazan her yazar kendinden önce yazılmış tüm eserlerden ve yazarlardan beslenir, onları okuyarak yazmayı öğrenir ve yazdıkları onlardan izler taşır.

Özellikle Osman Hamdi Bey, neden?

Osman Hamdi Bey’i tarihimizin en renkli simalarından biri olarak görüyorum. Tekvin romanı aracılığıyla onu yeni kuşaklara da tanıtmak istedim. Hani bazı insanlar vardır ya, “Ah şimdi yaşasa da şöyle doyasıya sohbet edebilseydim” dediğiniz… Osman Hamdi, öncelikle bir sadrazam çocuğu. Doğup büyüdüğü ortam, devlet adamları, büyükelçiler, yabancı diplomatlar ve sanatçılarla dolu müthiş renkli bir evren. Hayatının merkezine parayı ve kişisel menfaati değil, bilimi, sanatı ve topluma faydayı koyuyor. Bu yönünü kendime çok benzetiyorum. Osman Hamdi,  doğu ve batının bir sentezi. Modern bir eğitim almış ama klasik saray adabını da bilen bir adam. Babasıyla Fransızca mektuplaşabilecek kadar evrensel bir dünya vatandaşı. Dönemin Osmanlısına baktığımda, o en sıkıntılı yüzyılında bile böylesine evrensel adamlar yetiştirmeyi başarabilmiş olduğunu görüyorum. O zor dönemde bile sanatta, bilimde, askerlikte dünya çapında insanlar çıkmış. Bugün böylesine evrenselleşebilmiş insanlarımızın sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Yaşadığımız kültürel kuraklığın, çok renkliliğimizi ve çok sesliliğimizi yitirmiş olmamızdan kaynaklandığını düşünüyorum.

Yahudilik, Kabala, Tevrat, Sabetaycılık kitabın içinde bolca var. Memleketin bugünkü düşünce yapısının dışa vurumu gibi. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Tekvin romanında, ülkenin ve dünyanın gündeminde ne varsa o var. Roman boyunca bir anda ortadan kaybolan gizemli bir tablonun hikâyesinden bahsederken aynı zamanda özellikle son yüzyılda toplum olarak yaşadığımız ilginç ve cevapsız kalmış olayları da anıyoruz. Kabala, Sabetaycılık, Tasavvuf gibi kavramlar her zaman hararetle tartışılan ve komplo teorilerine malzeme olan konular. Bu konuları romanımın karakterleri de aralarında konuşup tartışıyor. Böylece bu derin konuları olabildiğince öz bir şekilde romanıma yerleştirdim. Tekvin aynı zamanda Beyoğlu’nun, Galata’nın sokaklarında soluk soluğa geçen bir kovalamaca hikâyesi. Bu semtlerin asli unsurları olan Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler de romanda Türklerle birlikte anılan kültürler olarak ön plana çıkıyor.

Tekvin tablosunun yapılış yılı 1901. Osmanlı’nın son yüzyılı bu. Artık ayakta zor duran devasa bir devlet, ama tüm problemlerine rağmen o dönem müthiş değerli adamlar çıkıyor bu toplumdan. Söylediğim gibi, bunun sebebi aslında çok sesli, çok renkli, çok dinli ve çok dilli bir toplum yapısının insan zenginliğinin hâlâ bir şekilde korunuyor olması. Bunu bugün yitiriyor olduğumuzu görmek beni çok üzüyor. Yeni kuşaklara bu yitirmekte olduğumuz şeyin aslında büyük bir kayıp olduğunu anlatma çabası Tekvin biraz da. Kayıp bir tablo üzerinden kayıp bir tarih, kayıp bir şehir, Kamondo’lar gibi kayıp aileler, kayıp sanat eserleri ve aslında tarihi dokusu kaybolmakta olan Galata ve Beyoğlu’nda geçen, yitirilmekte olan bir toplumsal yapının izdüşümsel anlatımı Tekvin romanı. Romanda sadece Türk Yahudilerinin geçirdiği süreçler değil, Ermeni, Rum ve Osmanlı toplumunu oluşturan diğer unsurların ve dinlerin de hikâyeleri var. Böylesine hassas konularda yazarken olabildiğince objektif ve özenli davranmaya gayret ettim. Sanırım bunu da başardım. Çünkü imza günlerimde ve söyleşilerde çok güzel anlar yaşıyorum. Her dinden, her görüşten okurlar geliyor ve hem Tekvin’i bir roman olarak çok beğendiklerini söylüyorlar, hem de kullandığım özenli, saygılı dil nedeniyle teşekkürlerini ifade ediyorlar. Bu şunu gösteriyor; insanları kırmadan, öfkelendirmeden de bazı konuları konuşabilir, tartışabilirsiniz. Önemli olan saygılı bir üsluptur.

İstanbul’daki bir imza günümde çok ilginç bir şey yaşadım. İslami geleneğe göre giyinmiş, cüppe ve başlık takmış bir okurum, yine İslami geleneğe göre örtünmüş eşiyle birlikte imza günüme geldiler, kitaplarını imzalattılar. Kendileriyle Tekvin romanındaki Kur’an alıntıları üzerine sohbet ederken imza kuyruğunda hemen arkalarında beklemekte olan bir başka çift de konuya girdi. Onlar da İstanbullu Yahudi bir aileymiş. Her iki aile de kitaplarını imzalattı ve Tekvin romanından çok etkilendiklerini ve birçok yeni bilgi edindiklerini söylediler. Tevrat ve Ku’ran’dan yaptığım analizleri çok beğenmişlerdi. Sonra hep birlikte muhabbet ettik. Ve birbirleriyle de sohbet ettiler. Çok farklı olan, normalde yan yana gelme ihtimalleri pek olmayan iki grubun ortak paydası oluverdi Tekvin. Öyle mutlu oldum ki… Bundan daha büyük bir keyif olamaz benim için. İşte sanatın birleştirici gücü bu olmalı. O an içimden dedim ki, “Arif oğlum, bu işi başardın! Artık ikinciyi yazmaya başlayabilirsin!” İnanın yazarlığa devam etme kararını verdiğim an, o andı.

O zaman yeni kitap projelerinizden söz edelim…

Tekvin, aslında dört kitaplık bir serinin ilk romanıydı. Tekvin’in devamı gibi bir roman değil, ama Tekvin’deki Hakan, Derya gibi karakterlerin içinde olacağı yeni bir gizem ve aksiyon romanı 2020’nin ilk yarısında okuyucuyla buluşacak. Yani kahramanımızın yolculuğu devam ediyor. 2020 içinde başka türde bir roman daha planlıyorum. Yani seneye iki roman birden geliyor.

Şalom okuyucularına bir mesajınız var mı?

Şalom benim de yıllardır takip ettiğim bir gazete. Özellikle internet siteniz benim için o kadar değerli bir arşiv ki, belirli konularda zaman zaman başvuru kaynağı olarak kullanıyorum. Türkiye’nin özellikle son dönemlerde özlem duyduğu ve sayıları azalmış nitelikli gazetelerden biri olarak görüyorum burayı. Bu çizginin ve başarılarınızın devam etmesini diliyorum bir okur olarak. Okurlarla iletişimde olmayı seven bir yazarım. Bugüne kadar yirmi binden fazla mesaj ve e-postaya dönüş yapmışım. Şalom okurları da Tekvin ile ilgili sormak istedikleri her konuyu Instagram veya Twitter hesabım üzerinden sorabilirler. Muhakkak dönüş yaparım.

Bu vesileyle tüm Şalom okurlarının yeni yılını ve Hanuka Bayramlarını kutlarım. 2020’de yeni romanlarda buluşmak üzere!